defter
lamba kim?

” “Apartmanın  girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?”

  ”Hangisini?”

  “Otomatik yanan, sensorlu lamba.”

  “Hayır.”

  “Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.”

  Önüme baktım.

  ”Neden kırdın?”

  Cevap yok.

  “Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle…”

  “Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?”

 ” Lamba senden değerli mi evladım, (…) lamba kim? Yöneticiye de dedim. (…) kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için.”

  “Beni görünce yanmıyordu baba.”

  “Nasıl ya?”

  “Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni.”

  “E beni görüncede yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor.”

  “Hadi ya! Sahiden mi?”

  “Evet. Ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok.”

  Babama sarıldım, yıllar sonra. “

                                                          Emrah Serbes- Erken Kaybedenler


Söylendim Durdum

“…şöyle bakıyorum şehre de, yeşil yeşil bir şey geçiyor içimden. su mu, çayırlık mı, orman mı? değil. yeşil bir şey, zehir yeşili bir şey. bir takım yeşil renkli zehirlerle zehirlenmiş, yeşil bir su.

köpek leşi gibi uyuyor şehir: yok, değil, öyle değil… köpek leşi, kokusu yönünden iğrenç, yoksa ölmüş bir köpekte kırılmış bir çocuk oyuncağının hüznünden başka, tatsız ne vardır. koku cihetinden öyle bu şehir. pis şehir bu. alabildiğine pis şehir: bit gezmemiş kanape, sümük sürülmemiş, tükürülmemiş, balgam atılmamış hiçbir yeri yok. yakamızdaki kir, fabrika dumanından değil, pislikten, tozdan, mikroptan.

bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir. iyi insanları yok mu? dolu. ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere? neredeler?

bu şehirde düşünülemez. düşünmek iyi değil, sıhhate muzırdır. Allah ı bile düşünemezsin. düşündün müydü karşına onun namına iğrenç mecmualar, nefesleri yırtık para kokan şairler, ölü bekleyen imamlar çıkar. avâidini isterler.

“ben fukara severim” dersin kendi kendine, yalandır. kendin de inanmazsın. hangi fukarayı, nasıl fukarayı? bu canavar gibi dilenci kadını mı? bu arsız, edepsiz, huysuz çocuğu mu? bu iki paralık adamın önünde secdeye varan balıkçıyı mı? yoksa köşe başında oturup çürüklerini, yüzünden açlığı, kimsesizliği, hafifçe deliliği, dünyadan bıkkınlığı akan adama yutturan, külhanbeyi kestaneciyi mi?

kimdir bu sevdiğin insan? anladık, fakir, kimsesiz, bahtsız… ama kim?

kim olacak? sensin. kendi kendinsin. evet, bu şehirde herkes dönüp dolaşıp, kendisinde karar kılacak. başkasını seven tek adam bulamazsın. olmasına da imkan yoktur. hani bazı insanlar vardır, iyilik edersin. bir edersin, iki edersin, üç edersin. sonra edemeyecek hale gelirsin de elinden bir şey yapmak gelmez. o zaman bir de bakarsın ki, karşındaki sana düşman kesilmiştir. hepimiz böyleyiz işte. bütün iyikleri, bütün dostlukları tulumba gibi emeriz. sonra dostluklar, iyilikler de kuyular misali kurur. işte o zaman başlar pandomima, kocaman dedikodu.

çekilecek bir köşemiz olacak. yatağımız olacak. yorganı gözlerimize çekeceğiz. belki bir deniz kenarı, bir ağaç altı, bir rüzgar, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak, dost olarak bu en iyisi. ama insan? yok kardeşim yok, insan bulamayacağız. bu şehir bu kadar pisken, bu kadar laubali, bu kadar düşükken, para kazanıp da kendinden ötesini, beygirini kullanan arabacıdan daha merhametsizce kullanıp da rahat edenler, sessizce, tereyağından kıl çeker gibi kendini aramızdan çekmişleri bir bakıma haklı buluyorum, gibime geldi. sonra da düşündüm. onlar böyle ettiler bu şehri. belki de bu şehre vebalar, belki de bu şehre koleralar gelecek yakında…”
Sait Faik- Söylendim Durdum


28 Ağustos 2009’ a dair.

Bence bundan böyle 28 Ağustos’ lar “dünya kendini koruma günü” olarak her sene düzenli olarak kutlansın. Risk almayı sevmeyen, susmanın erdeminden değil, sözün yükünü alma korkusundan sessiz kalan insanların hepsi ellerinde balonları sokaklara caddelere dağılsın. Aynı anda beş bin anlama gelebilecek cümleler kurma yarışmaları düzenlensin. Laf kim nereye çekerse oraya gitsin. İyi bir düğün tarihi de olabilir mesela.. 28 Ağustosçular  ex ex large gelinlikler alıp, egolarıyla evlensin. Hep haklı olsunlar. En haklı olsunlar.28 Ağustos’ larda gemileri en önce kaptanlar terketsin.

Hatta dostlar, günü onlara mı tapulasak. Yok sayalım 28 Ağustosları.Yırtalım takvimlerden. 364 gün neyimize yetmiyor.Bu kadar kolay vazgeçebildiğimize göre… Mutlu olabiliriz bence.



cehennem siyahtır.

Gölgelere basarak yürüdüm. Kaldırımlara gömülmüş cesetler gibi duran gölgelere. Belki de yürümüyordum da ölüler akıyordu ayaklarımın altından. Bilmiyorum.  Canlarını yakmak istiyorum, topuklarımla eziyorum ellerini, kırılan parmaklarının çatırtısını duymak, onlara bu yolu dar etmek, en sonunda uzandıkları yerden fırlayarak, çığlıklar ata ata kaçmalarını istiyorum. Sokak lambasının altında koşuşan karartıları görüyorum. Saklanacak ışıksız bir köşe arıyorlar. Gözlerimi hiç ayırmadan bakıyorum onlara.  Kötü birer ruh olsunlar diye ölü bir dilde okunmuş duaları havaya üfleyip duruyorum. Nefesimle dolan rüzgâr suları halkalandırarak büyüyor, evlerin camlarına çarpıp,  kapı tokmaklarını tıkırdatıyor.   Karartılar korkunç bir şeyler fısıldıyor. Karartılar, çok zaman önce öldüğümü fısıldıyor.

Her adımımla irkilen yola daha da sokuluyorum. Uçuşan tüllerin soluk ışıklı odalara birer hayalet gibi dalışını görüyorum; bir incir dalında uyuyan karganın sarı gözlerini açışını, tüylerinin diken diken oluşunu, sonra kafasını gövdesine gömüp, tekrar uyuduğunu. Başsız bir karga şimdi. Düş görüyor. Cinlerin yaşadığı bir harabede yankılanıyor kanat sesleri. Peşine takılan yarasalarla kentlerin üstünde uğursuz bir sürü gibi dönüyorlar. Bir evi geçiyorlar. Ev tozu dumana katarak çöküyor. Bir bahçeyi geçiyorlar. Bahçe kuruyup sararıyor olduğu yerde. Bir bulutun içinden geçiyorlar sonra. Bulut kapkara kesiliyor. Tek bir şimşek. Mavi ışıklar saçarak yıkılan mermer bir sütun gibi dağılıyor gökle yer arasında. Şehrin meydanında neye dokunsa ateş kesen bir ölüm meleği yürüyor. Teker teker düşüyor yarasalar. Artık kopmuştur kıyamet.

Karga tek başına. Cehennemin üzerinde uçuyor.

Karga bir kuş olamayacak kadar çirkin.  Yalazlanıyor tüyleri, kanatları.

Karga uyandı uykusundan. Yaprakların arasında huzursuzca kıpırdandı.

            Çok önce ölmüş olmalıyım. Bu sokakta yeni yetme bir serseri aniden karşıma çıkmış, eline yakışmayan silahıyla alnımdan vurmuştur beni.  Oluk oluk kan akmıştır yere. Eğer yaşamıyorsam ki bundan neredeyse eminim, muhakkak burada ölmüşümdür. Kadınlar pencerelerine üşüşmüş, erkekler korktuklarını birbirlerine belli etmemeye çalışmış, çocuklar gözlerini kocaman açarak bana bakmışlardır. İşte zihinlerinin bir köşesinde yarı aralık gözlerim, bir şeyler söylemek ister ama güç yetiremezmiş gibi açılıp kapanan ağzım ve nihayet kıpırtısız duruşumla saklanmış, bu gece herhangi birinin kâbusunda açığa çıkmışımdır. Çok önce…  Çürümeyen tek bir yanım yoktur artık.  Öldüğüme herkes inanmıştır.

            Kapkara koca bir duvar karşımda. Bu sokak çıkmaz. Dehşetle fark ediyorum düş görenin uyanmak üzere olduğunu. Adımlarımı yolu uzatmak için ağırlaştırıyor ve duruyorum nihayet. Kaldırım çamurlaşıyor, bir bataklık gibi içine çekiyor beni. Kurtulmaya çalışıyorum. Kurtulamıyorum.  Karartılar kafalarını uzatıyor duvarların arkasından, birbirlerine bakıp kıs kıs gülüyorlar. Geçtikçe geçiyorum yerin dibine.  Sıra sıra dizilmiş ölüler pörsümüş kefenlerini toplayıp yer açıyorlar bana.” Buyur” diyorlar ” cehennemine hoş geldin”

“Ama” diyorum, “kırmızı değil ki burası.”

En yaşlı ölünün çenesi gıcırtıyla açılıyor. Dişleri teker teker dökülürken ağzından “cehennem”di yor, “siyahtır.”

İtiraz etmeden uzanıyorum bana ayrılan yere.  Kapkaranlık bir gölge de ben oluyorum.

 

                                                                                                      

 

 

 

 

CESEDİ NEREYE GÖMELİM

1.
Bana bir ev yaptın
Şimdi de yıkıyorsun yaptığın evi
Ruhumun her yeri yıldız pencereleri

Evim yok evim yok artık
Evde bir ölü bekleyenim
Çatım yok çatım yok artık
Gövdemin çatısı gözlerim
Cesedi nereye gömelim

İncir ağacının altına derim bir daha dirilmesin
Yazın sarsın kökleri ince bilekleri
Nerde saç nerde kök bilinmesin
Bir kesik süt gibi gece
İçindeki taşı emzirsin

Ve uzakta, mezarların orda
Islıklarıyla mermerleri okuyan
Akan heykel gibi bir yılan

Ama üzmeyelim cesedi
Kırmayalım ince belli
Beyaz seslerle işlemeli
Çay bardakları gibi

Cesedi nereye gömelim
Balkona derim, gelincik çiçeğinin
Toprağını eşeleyelim






Gelecek gece
Bu sabah olmayacaksa
Saman yoluna gömelim
Görmeyelim ama yaşadığını bilelim

2.
Cesedi nereye gömelim

Daha ilk dakika ilk saniye
Hele bak soğumuş mu iyice
Hem insan kalbinde taşır
Ardında sandığı cesetleri

Cesedi nereye gömelim

Saralım sevdiği müziklere
Aryalara örtülere ilahilere
Tan vaktini bir ekmek kırıntısı gibi
Balkona taşıyan güvercinlere
Gece bornozlara gündüz önlüklere
Oturup düşünelim istersen önce

Cesedi nereye gömelim

Çarşaflara yatak örtülerine derim
Ama istersen bir daha düşünelim

Cesedi nereye gömelim







İşin bu kadar mı acele
Kaldı ki iyi kötü yaşar bir ceset de
Pervazda bir çiçeğin açma sesinde
Leylakta iskemlede bir gömleğin renginde
Bir sokağın isminde bir yolculuk biletinde
Jetonların turnikeye düşmesindeki sevinçte
Koşarak çıkılan merdivende isim yazmayan zilde
Kilise kelimesinde açılıp kapanan perdelerde
Parfüm şişesinde ahşap örgü sepette
Bir anahtarda kapı numarasında
Çiçeklerle mızrakların tutuştuğu savaşta

3.
Bana bir ev yaptın
Şimdi de yıkıyorsun yaptığın evi
Varsa katili parmak izi saç teli
Bir kelimenin dönüşü olmayan sesi

Rüyamda bir gök gördüm pazartesi
Yıldız gibi saçılmıştı yıldız gibi
Bir cinayetin izleri

Cesedi nereye gömelim

Bahçeye gömsek dolunay gecesi
Karanlığın kanat sesleriyle girer mi içeri
Gizli darbelerle çökertir mi temeli
Ayıklar mı parmaklarıyla kökleri
Küreyip alevini düşüncelerin
Bir cidara çevirir mi yeri





Fışkırır mı tekrar dal uçlarından
Yağmur kokusundan biberiye sesinden
Çözer mi dalgaların göğe çarpan dilini

Metroyu niçin düşünmedim ki
Yerin altı sürdürür belki bu sonsuz gidip gelişi

Cesedi nereye gömelim
Cesedi nereye gömelim

Kızarmış peteğine mi akciğerin
Raporların içine özetine arge verilerinin
Fazin kararttığı yüzüne bankazedelerin
Çapraz sorularına mı anketlerin
Tarihçesine mi bazı kelimelerin
Dolmakalem tüplerine enjektörüne mi iğnelerin
Düğme iliklerine süzülüşüne mi tüllerin
Arkasına mı sinema biletlerinin
Kırık yerlerine mi karşılıklı sandalyelerin

İzin versek de yaşayadursa bizimle
Bir üçüncü kişi gibi kendi halinde

Cesedi nereye gömelim
Cesedi nereye gömelim
Kaldırdığı tozun altına mı şu cümlenin
Ey aşk
Ölmedin ama diri değilsin içinde senelerin

Cevdet Karal

Bir an. Belki de artık hiç birşey eskisi gibi değildir. Kesinlikle değildir. Ölüm nedir bilmeyen insanların mutluğunu tatmak imkansızdır bundan sonra. Hayır hep üzgün olduğum anlamına gelmiyor bu. Yalnızca hüznün bulaşmadığı tek bir mutluluk yok artık. Sen bu hissi biliyorsun. Çok iyi biliyorsun. Anne olabilseydin, belki geçerdi acın biraz. Bir evin sessizliğini atabilirdin içinden belki. Daha önce hiç aklıma gelmemiş. Gelseydi hemen söylerdim sana. Derdim ki bir ailen olunca, senin gibi sivri çeneli bir kızın olunca geçecek. Geçmesi gerekir değil mi? Arkadaşlarım var benim. Çok tatlı insanlar. Hepsi çok iyi. Gülüyoruz beraber. Sarıldıkları zaman insanı gıdıklayan sivri çeneleri yok. Ama yanlarında göğsümü bir mutluluğun sardığını hissediyorum. Başka mutlu anlarım geliyor aklıma. Bir daha benzerini yaşayamayacağım mutlu anlarım. En çok mutluyken özlüyorum ben. Yoksa iyi sayılırım.


» SakliBahce: “Fillerin dişlerini sevmeye heves eden çocuklar etrafta saklambaç...

betulpulatkan:

“Fillerin dişlerini sevmeye heves eden çocuklar etrafta saklambaç oynuyordu.Bizse bazen ebe oluyorduk, bazen sobe duvarı.Saklanmanın gizini hiç yaşamamıştık.Sıkıldık ve oyunbozanlık yaptık.Söğüt dalları üzerimize uzuyordu.Sonra gazellerimizi temizliyordu basma perdeli evlerin kadınları.Biz hayata…

Emma’ ya gelince o, Léon’ u sevip sevmediğini hiç düşünmedi. Onun sandığına göre aşk, şimşek parıltıları ve gök gürültüleri ile kendini birdenbire gösterir, göklerden düşüp hayatı alt üst eden, iradelerimizi birer yaprak gibi söken, bütün kalbi uçuruma sürükleyen bir kasırgaya benzerdi. Bilmiyordu ki evlerin taraçlarında oluklar tıkalı ise, hafif yağmurdan da göller hasıl olur… Böyle kalbi huzur içinde yaşayıp gidecekti ama, birgün, duvarda bir çatlak olduğunu seziverdi.

Gustave Flaubert - Madame Bovary


1 2 3 4   Next »